Feeds:
Posts
Comments

001

Nereden başlasak, en iyisi bunu sormamak.

Güneye giden yolu çıkmak iki günlerini alacaktı hem uygun bir kervan olmaksızın gitmeleri mümkün bile değildi. Yolun kendisi ise haftalarını alırdı ki bu sadece siyah çölün sınırlarına kadar geçerliydi. Oradan ötesi için hem bir kervan bulmak mümkün değildi hem de izlenecek bir yol olmadığından ne kadar süreceği bile belli değildi . Tek umutları sir sarhoşun izini bulup takip etmek delice bir şey yapmadan önlemekti. Nisan bir süre boyunca yeterince yoğunlaşırsa sir sarhoşun yanına bir kapı açabileceğini düşündü fakat beceremiyordu. Daha fazla odaklandı, daha kuvvetli dinledi ve bekledi beklediki kapılar birbirine bağlansın ona da sadece çevirmek kalsın. Bir süre sonra bir şeyi yanlış yaptığını düşündü belki biraz daha güçlü olmalıydı ya da belki daha dikkatli belki de sabırlı mı ? Bazen bir şeylerin daha fazla ya da az olması gerekmez gereken bir şey yoktur o şey ne yaparsanız yapın ya olacaktır ya da olmayacaktır. Sonra Nisan ufak bir keşifte bulundu. Çoğu keşfin yapıldığı gibi, Bir yerden dikkatsiz bir dönüş ve okunacak iyi bir kitap. Merkez dünya Atlası bu aralar nisan ın favori kitabıydı, Sir sarhoş a yardım etmek ya da daha önemlisi eve dönmek istiyorsa daha fazla bilgiye ihtiyacı vardı. Gerçi onu eve götürecek bilgi ve malzemeler elindeydi. Kendi evlerine bir kapı açması için biraz odaklanması ve evini düşlemesi yeterliydi ama önemli bir nokta vardı. Evini ona hatırlatacak yani dünyasını sabitleyecek bir eşya ile temas etmedikçe o kapıyı açması mümkün değildi. Sırf bunu duyduğunda ne den sir sarhoşun yanına kapı açamayacağını anlamış olmalıydı aslında ama bu çok anlık ve o iki gün önceki pazar yerindeki karmaşadan hemen önce söylenmişti. Bu yüzden hatırlaması mümkün olmadı. Nsan ın yaptığı keşfe gelirsek ; kirli sakal ile birlikte köpek balıklarından kaçtıkları zaman nisan gittikleri yeri sadece orada hiç su olmamasını dilediği için gittiğini sanıyordu. Öyleydi de zaten ama orası Nisan ın bilmediği bir yer değildi. İşte atlasta tam karşısındaydı.Nisan ın üzerine çıkıp etrafı kontrol ettiği o yıkık duvarın resmi ve uçuşan tozlar; merkez dünya daki ilk yerleşimlerden biri olduğu düşünülen harabeduvar kalıntıları. Şimdi dilediği yere kapı açabilme yeteneği biraz şüpheli duruyordu. Peki kirli sakalın korumaları anahtarı ondan almak istediklerinde ne olmuştu ya da evlerinin bahçesindeki söğüt geçit nasıl açılmıştı. Eksik olan bi şeyler vardı ama yavaş yavaş toplayacaktı. Eh bir kısmı için çok beklemesi gerekmedi.İki gün nce pazar yerindeonu evine gönderecek anahtarcı etrafın güvenli olduğuna karar vermiş olmalı ki saklandığı yerden çıkıp nisan ile buluşmayı kabul etmişti; tabiki ufak bir ödeme sözü karşılığında. Nisan ın artık eve dönmek istemediğini yerine elindeki anahtarcılar ile ilgili bütün bilgiyi ve mümkünse kitapları satın almak istediğinde hem şaşırmış hem de rahatlamıştı. Eh bir kapı açması gerekmediği için rahattı bu günlerde kapı açanların başına neler geldiğini herkes biliyordu hele ki başka dünyalara kapı açanların başına. Anahtarcı yakındır bizleri de zindanlara atmaya başlarlar diye düşünüyordu. Neyse ondan kapı açmasını isteyen yoktu. Çocuğa bir şeyler anlatabilirdi, ne sorun çıkardı ki anahtarcı olmak daha yasadışı bir şey değildi hem çocuktan da bir şeyler öğrenebilirdi faydalı bir alışveriş hem de bunun için ödeme alacaktı. Eh bu son yaşanan olaylar hyatını kolaylaştırmıyordu. Sanki vebalıymış gibi ondan kaçanlar oluyordu; ne sanıyorlardı durmadan başka dünyalara kapı açıp buraya birilerini mi getiriyordu; sanki kolay bir işmiş herkes yapabilirmi gibi. Yılların çalışması gerekirdi hem sadece bu da yetmezdi iyi bir kilit ustasının yaptığı bir takım ve fazla fazla gereken sihir gücü üstelik bunlarda yetmezdi ama neyse kim anlardı ki onu bu velet mi. Hah ne gezer , gerçi o pazar yerinde olanları unutamıyordu. Gerçekten egon a kapı mı açmıştı hem tek kaşını oynatmadan hem anahtarı bile yoktu elinde yoksa var mıydı? Büyük ihtimal ile başka bir şey olmalıydı. Anahtarcı 20 yıldır egon a kapı açardı ve kolay bir iş değildi. Acaba yanlışlıkla o mu açmıştı kapıyı. Yanlışlıkla egona kapı açabilecek kadar büyün olsaydı baş anahtarcı olurdun saçma saşma düşünme diye kendine kızdı. Anahtarcı yaklaşık beş dakikadır kendi kendine mırıldanıyor sakalını iki parmağı ile tarıyordu. Nisan bir an için teklifini yükseltmesi gerektiğini düşündü gerçi kirli sakal yeterli olacağını söylemişti ama yeterince sikkesi vardı hatta fazlası bile bu paraları kervan başı muareden aldığı için hala kendini suçlu hissediyordu sadece bir paket jelibona 50 devenin yükü ile alınabildiği nerede duyulmuş ama el muare aynı düşünce de değildi ona göre inanılmaz değerli bir mal elindeydi ; nisan isteseydi 50 değil 100 deve verirdi. Nisan da anahtarcı gibi düşüncelere dalacakken kirli sakal ın kibar öksürüğü ile ayıldı. Tam fiyatı yükseltmek için ağzını açacakken Anahtarcı konuştu, Elimde bazı değerli kitaplar var, sana satabilirim. kitap başına 4 sikke isterim.Nisan olur diye kabul etti kirli sakal ın onaylar ifadesini görünce.

Aslında Kirli sakal ın kitapların fiyatından hiç haberi yoktu ama 4 sikke makul bir ücret gibi gelmişti. Anahtarcı atalyöden mezun olduktan sonra ders kitaplarını elinden bir türlü çıkarmamıştı ki şu an böyle yaptığı için şansına dua ediyordu. 10 15 kitabım var sana verebileceğim dedi anahtarcı. Nisan teşekkür etti kirli sakal onayladı, Zenginim artık diye sevindi anahtarcı , bu anlaşmadan sonra çocuk ne istese verebilirdi. O kitapların tümüne dahi bir sikkelik para ödemediğini düşündükçe daha da mutlu oluyordu şimdiyse 50 sikkeye yakın kazanacaktı. Suratındaki aptal gülümsemeyi silmeye çalışarak çocuğa ne isterse sorabileceğini yemek boyunca yanıtlayabileceğini söyledi

3 ocak – 9 ocak 14

Hola günlük, arayı kısa tutayım bu seferlik. Nasılsın? Bok gibi, biliyorum. Neden mi? Ben öyleyim çünkü, sen bensin ben ise bok gibiyim, öyle işte. Isırıldım, çiğnendim, ağızda gevelendim bir ara tükürülmek istendim, yutuldum, sindirildim ve sıçıldım günlük. Yoruldum bu ruh halinden günlük. Gerçekten yoruldum. Ölü olsam daha kolay olur gibi gelmeye başladı. Ciddi ciddi intiharı düşünmeye başladım. Niye mi sana söylüyorum günlük? Ne kadar ciddi olduğumu görmen için günlük. Şakam yok, öleyim diyorum, nasıl yapayım diye düşünüyorum. Öncesinde mükemmel günümü yaşayıp, bitireyim gibi düşünüyorum en iyi seçenek bu gibi geliyor. nasıl söylesem şu bileklerini kesip son anına kadar yazan adamı düşünüyorum günlük. Nasıl yapmış hani adam intihar mı etmek istemiş yoksa yazmak mı? Belki de ikisi de aynı şeydir diye düşünmüştür. Aslında günlük ben hayatım boyunca hiç intihar üzerine düşünmedim günlük yukarıdakileri yazarken bile tamamen sallıyorum. Beni bilirsin kendimi sahnede hayal edip karaktere bürünüp yazmayı severim ondandır en çok fantastik şeyler yazıyorum ondan en çok çocukların süper fantastik maceralarını seviyorum. Güçlen, öğren, süper şeyler yap. Fakat bırak intiharı düşünmeyi intihar eden adamın hikayesine bile bakamıyorum, kendimi o karaktere sokamıyorum. Olmuyor o karakter. Hani kendimi herşeye dönüştürebiliyorken o adam olduğumda 28 yaşındaki şişman adama dönüşüyorum ve ölemiyorum o sahneyi hayal edemiyorum ve beni biliyorsun günlük bu zor gerçekten zor. Belki genç olduğumdan belki her ufak şeyi sevdiğimden bunları bırakamıyorum. O karakter olamıyorum ama zor şeyleri seviyorum günlük geliyor o intihar yazısı geliyor günlük son yazımmış gibi yazacağım o lanet hikayeyi ve ölecek o adam ve o adam ben olacak günlük. bundan sonraki yazımda öleceğim günlük, bok gibi. Biraz daha hazırlanacağım ve yapacağım biraz daha rubens dinleyeceğim, biraz daha üşüyeceğim ve öleceğim günlük.

Tamam oldu yazıyorum işte günlük, hadi ölelim.

Her şey aynı burayı bırakmak istemiyorum ama gitmem gerekli. Hep bana söyledikleri gibi ya da söylemedikleri gibi. Çok zeki bir çocuktum, araştırırdım, okurdum, farklı bir bakı açım vardı, anlardım onları. nasıl yapardım bunu hiç sormadılar sadece yaptıklarımdan etkilendiler ama neden başarılı olmadım. Olmadım çünkü ben sadece kopyalardım. Kendileri ile konuşurlardı. Benimle değil. Büyümem gerekti bu kararı almak için yalnızlığı daha fazla hissetmem gerekti daha doğrusu bilmem gerekliydi gerçekten emin olmam gerekliydi tek çarem bu muydu diye. Belki bir evim olurdu, belki seveceğim bir kadın ya da iş ya da bir hobi; hiçbiri olmadı. Anlamadılar bu kadar çok zeka belirtisi göstermişken nasıl bu kadar kötü sonuçlar alıyordum. Tembeldim, buldukları cevap buydu. Cevapla birlikte umutlarının yerini hayal kırıklığı, beklentinin yerini bekleyiş aldı. Eninde sonunda bir şey başaracaktım çünkü benim gibi biriyle karşılaşmamışlardı. Karşılarında gördükleri kendileriydi. hiç gerçek beni görmediler ki zaten göremezlerdi ben doğmadan önce ölmüştüm. Yani şimdi bedenen ölecek olmam sorun değil ya da ruhen ölecek olmam işin o kısmından emin değilim daha gerçekleşmedi bu son yazıyı yazmak için daha  beklemem gerekiyordu. Olanları yazıyorum sadece. Başarısızlıklarım, isteksizliklerim, hiçbir şeyimin olmayışı bunları yazıyorum. Bunları ben istemedim başkaları istedi. Şimdi düşünüyorum bir şeyleri başarsaydım bir şeylere sahip olsaydım bunu yapmaz mıydım? Galiba bu bir şeyi değiştirmezdi kendimi öyle de hayal edebiliyorum ve yine ölmek istiyorum. Sıkıldım, buraya kadar artık dayanamıyorum. Niye yaşamam gerekli ki diye düşünüyorum hergün ve artık düşünmekten sıkıldım. Tek hissettiğim şey sıkıntı ve o da çok yaşamama izin veren bir duygu değil. Denedim gerçekten diğer insanlara kendimi göstermeyi farklı biri olduğumu kabul etmeyi başarabileceğimi hayal etmeyi ve başaracağımı düşünmeyi ve başardığımı bilmeyi denedim. Denemekten sıkıldım, karşımdaki insanlar beni görmeyi başaramadılar yine kendilerini gördüler. Bu kadar iyi onları nasıl anlayabiliyordum, nasıl bu kadar iyi fikirlerim vardı, ne kadar farklıydım, ne kadar iyi. Midemi bulandırıyorlar ve midemin bulanması da beni sıkıyor. Bitti artık daha fazla insan olduklarından bile emin olmadığım bu hayallerin arasında durmak istemiyorum. Yani onlar insansa ben neyim ben insansam onlar değil. Yalnızım ve yalnız olmak istemiyorum. Kararımı verdim ölmek istiyorum. En yaygın şekliyle yapacağım sakince bileklerimi keseceğim ve kanın eksilişini izleyeceğim. Acı duymak istemiyorum ondan bol ağrı kesici alacağım belki kan sulandırıcı etkisi olan bir şeyler çabuk olsun istiyorum kimse beni bulsun istemiyorum. Ev arkadaşlarımı biraz uğraştıracağım ama en azından onları anlayan biri için o kadarı ile başa çıkabilirler. Aslında umursamıyorum. Bu yazıdan sonra gidip dolaptaki ilaçlara bakacağım, kan sulandırsınlar yeter. Islak olmalı ölümüm, hiç bir bağlılık hissetmiyorum bu bedene. Zamanı geldi artık daha fazla ne yazabilirim bilmiyorum. Ölümüm için kimseyi suçlamıyorum. Çünkü size inanmıyorum. Ölüyorum, gidiyorum ve inanmıyorum. Ne olacağını düşünmedim ve düşünmeyeceğim de belki son anlarımda biraz korkarım, düşünürüm ama hızlı akacak kanı onun için istiyorum; korkacak kadar düşünecek zamanım kalmasın diye. İşte bunlar son sözlerim. Benden geriye kalacaklar.Bunu okuyorsanız neden öldüğümü anlamaya çalışmayın bırakın o iyi ama nedense başaramamış adam olayım başaramadığım için kendimi öldürdüğümü düşünün. Ölüyorum ben hiçbir şey yapmadan 28 yaşımda hiçbir şey başaramadan kimseyi sevmeden 28 yaşımda ölüyorum ben gökyüzüne, yeryüzüne bakmadan. Burada ölüyorum ben.

Çok oldu bir şeyler yazmayalı yani aslında yazdım ama yazmadım gibi. Baksana be günlük en tepede sevmediğim tarafımı bırakmışım. Diğer yazdıklarım da böyleydi; son yazdığım yazının başlığı “kan” mesela. Hafif bunalımlı havalar bende onun için ne yazsam sevmediğim korkunç şeylere dönüşüyor. Bu yazı bile öyle hafiften be günlük hani şunları yazarken “i ll surely die” dinliyorum. Dışaırısı soğuk diyor burayı bırakırsam ölürüm kesin diyor yav. Bunu dinle sonra yaz o kursaktaki yumruyu, arkalara saklanmış o kaburgalarımı sıkıştıran yaratıktan kurtul; mümkün değil işte. En son “fahişe” demişim ya rezilliğe bak yarım yıl filan yazma ve son yazı olarak bunu bırak. Neyse günlük, öyle işte yaşıyorum hal hatır sormuyorum zaten bilmiyorum da. Diğer hikayeyi yazıyorum hani şu uzun olan ama hala kötü karakter koyasım yok yani süper bir kötü olmak zorunda mı yok mu örneği, olmaz mı ? Kısacası sonunu getiremiyorum sonu olmadığı içinde gitgide uzuyor gerçi iyi oluyor diyaloglar yazıyorum ekstra sahneler hayal ediyorum hani biraz daha rahatım son olmadığı için daha dolduruyorum ağzını kapamadık ya. Öyle işte.

Nisan aldı başını gidiyor, birilerine okutsam ama bu kadar güç çok fazla sorumluluk getirir diyecekler toplumsal , çocuklar için mesaj nerede diyecekler falan filan. Mesaj olması gerektiğini çok düşünmüyorum neden okuyan çocuklara mesaj verilmesi gerektiğini de pek anlamıyorum elbette çocuk edebiyatının gayesi üzerine tartışacak değilim ama hani sadece bilgiyi versek çocukta ne istiyorsa yapsa ne olur hani yerlere çöp atmayın tarzında bir şeyden bahsetmiyorum. Fazla soyut olacak ama hani ben şey olsun istiyorum bakın çocuklar bu beyaz bu kara ikisini karıştırırsanız gri olur. Kara genelikle kötüyü simgeler beyaz iyiyi gri de biziz işte. Bildiklerimiz bunlar sen hangisini istersen onu seç. Hani benim okuduklarımda biraz daha şöyle oluyor. X …… yı gördü ve ne yapması gerektiğini biliyordu çünkü Y olsa böyle yapardı, doğrusu buydu; falan filan. Ben de yapıyorum bunu ama karşıyım aslında x ne bok istiyorsa yapsın sebebini ve tercihini kendine saklasın x bunu yapsın çünkü o x olduğu için olsun bunu doğru olan olacağı ya da doğru olduğunu düşündüğü için yapmasın. Bunları düşünüyorum günlük.

Okul hala bitmedi günlük, çok uzadı boku çıktı bildiğin çapa oldu günlük hatta ayaklarıma dökülen beton oldu denizin dibine attı beni günlük ama ölümsüzüm ya ben hani tekrar tekrar o dipte açıyorum gözümü bakıyorum nefes kalmamış ölüyorum tekrar. Vize sonuçlarına korkudan bakamıyorum bile kötü bir şey göreceğim de bu sefer tekrar gözleri hiç açamayacağım diye günlük. Benden beklenenleri hiç veremedim be gülük kendime bile veremedim. Milli piyango da bana çıkmadı zaten. Almazsan çıkmaz zaten ama her yerde bitmiş be günlük biletler. Dışarıdaki bir güç istemedi almamı bildiğin ganyan bayiğine bile sordum sizde piyango bileti var mı diye. Adam sabahın sekizinde rüyasında aksakallı dede mi gördü bu çocuk diye düşündü bir an sonra yok biz de olmaz o dedi. Lan sizde olmayacakta kimde olacak kumarbazlar şahı dedim içimden ama hiçbir yerime yansıtmadım bu düşüncemi. Sağolun kolay gelsin deyip kaçtım hayatımda ilk kez adım attığım ganyan bayisinden. Bu kadar günlük yarım yılda bunlar oldu işte genel hatları ile okul bitmedi ve piyango bana çıkmadı, amorti bile yok yani, hadi kal sağlıcakla günlük

 

Fahişe

‘Sen sadece bir deliksin’, fahişelerin pek gururu yoktur derler ama bu laf çok acıtmıştı. Karşısındaki kötü bir adamdı; iyi bir müşteri, kötü bir adam. İyi para veriyordu. O gece peşinden koşması gerekecek yarakların sayısını bire indirecek kadar iyi para veriyordu. Biraz daha para verse başka birinin altına yatmasına gerek kalmayacak kadar ödüyor olurdu. Fakat gururlu fahişe o vücudu üzerinden attıktan sonra sabah olana kadar iki müşteri ile daha görüşecekti. Üstündeki adam yarağını amcığından çıkardıktan sonra fahişe kirlenmiş hissediyordu. Kariyerinde ilk kez bir yarak için para aldığında bile bu kadar kötü hissetmemişti. Adam kötüydü, tek açıklaması buydu. Adam o kadar kötüydü ki fahişeye de bulaştırıyordu. Adam çok para ödüyordu; fahişe ile konuşabilecek kadar çok. Genellikle fahişenin müşterileri ödedikleri para karşılığında aldıkları zamanı konuşmakla harcamazlardı. Konuşma isteyenler de fahişeden kafalarında yarattıkları kadının monologlarını duymak isterlerdi; ‘seni içimde istiyorum’ , ‘hiç böyle gelmemiştim’ , ‘beni sabaha kadar sik’. Kötü adam diyalog satın alırdı. Kötü adama cevap vermemek gibi bir şansı yoktu fahişenin çünkü her kötü gibi bu adam da iyi konuşuyordu. Fahişe istemeden içindekileri boşaltıyordu, halbuki bunu isteyerek adamın yapmasıydı normal olan.

Kendini çirkin, yaşlı ve kirli hissediyordu fahişe, kötü adamı dinledikçe. Oysa fahişe güzel ve gençti. En fazla aranan orospu oydu şehirde; istatistikler yalan söylemezdi. Kötü adam ‘çok güzelsin’ derdi, fahişenin çirkinliği tüm aynaları parçalardı. Kötü adam ‘benim ol’ derdi, fahişenin her hücresi korkudan titrerdi. Kötü adam onu sikerken o kadar kötü hissederdi ki ağlardı. Kötü adam da ağlardı fahişe ile birlikte. Fahişenin üzerinden kalkar, saçlarını okşardı. Fahişe dayanamaz banyoya koşar, kızıllık geçene kadar orada susardı. Çıktığında parası yatakta, kötü adam uzaklarda olurdu.

Birkaç gün sonra kötü adam tekrar arar fahişeye oteli ve oda numarasını ile saati söylerdi. Hep fahişeden önce orada olur, hep kötü şeyler söylerdi. Bir orospunun kalbini istediğini, ağlamamasını, orospuyu sevdiğini, tek bir sözcüğün tüm cevapları olacağını, bu gece ona sarılıp uyumak istediğini söylerdi kötü adam. Bir fahişeden istenmeyecek şeyleri isterdi kötü adam.

Fahişe kapıyı çaldı; açıktı. İçeri girdi ardından kilitledi. Adam hiç konuşmadı. Fahişe soyundu, yatağa uzandı. Adam fahişeyi yan çevirdi, kendine çekti. Kulağına tek bir kötü söz söylemeden alt dudaklarını araladı ve daha ıslanmamış dipleri zorladı. Farklıydı, bu akşam kötü adam iyiydi. Tek bir söz söylemeden fahişenin kuru kadınlığını tekrar tekrar yokladı. Defalarca tek söz söylemeden. Kötü adam fahişeyi tanıdıktan sonra ilk kez boşalıyordu o güzel orospunun amcığına. Ağlamıyorlardı; fahişe hayatındaki en derin orgazmı yaşıyordu. Dakikalarca tekrar tekrar boşaldı; kötü adamın sert organı hiç inmedi. Herşeyin sonunda ‘sen sadece bir deliksin’ dedi kötü adam, fahişenin canı acıdı. Kötü adam artık sadece bir adamdı, sonunda tüm kötülüğünü fahişeye bulaştırmıştı. Fahişe ‘benimle kal, hep’ dedi. Kötü bir fahişe oluyordu yavaş yavaş. Adam kıyafetlerini topladı, fahişeye gülümsedi; ‘kötü bir orospusun’ dedi. Adam banyoya girdi, suyun sesi duyuldu. Kötü fahişe korkuyordu, yatakta para yoktu. Kalktı banyonun kapısını çaldı, kötü adam konuşmadı, fahişe konuşmadı. Adam konuştu ; ‘peşimden gelmek için acele etme fahişe’. Kötü fahişe konuştu; ‘seni seviyorum’. Adamı bilekleri derin kesilmiş buldular, fahişeyi aramadılar.

Bitti.

 

Açıkçası bunu buraya koyayım mı yoksa koymayayım mı bilemedim bir sürelik tereddütten sonra koy gitsin dedim. Bunu ne için, neden yazdığımı bilmiyorum ama bu bir nefret yazısı değildi, kesinlikle değildi. Üzerinden uzun zaman geçti tam hatırlamıyorum ama farklı şeyler yazmak istiyordum galiba yani zaten sürekli olarak farklı tarzlar ve konular deneyerek bir şeyler bulmaya çalışıyorum. Zaten bu epey sık rastladığım bir konuydu diyebilirim başka yazarlar ve çizerlerin işlerinde; ben de kendimce bir şey yapmak istedim galiba. Açıkçası ne bok istediğimden emin değilim bir iki yıl oldu bunu yazalı. Sıkıcı bir mekanizasyon planlama dersinde yazdığım dışında bir şey hatırlamıyorum, o zaman yazdığım şey üzerinde hemen hemen hiçbir değişiklik yapmadan buraya koydum gitti.

Devam ederim demiştim,” bir önceki yazıdan kopyala yapıştır sonra cümleleri düzelt ve devamını yaz” sistemi ile bitiriyorum.

Yine aynı kasaba, aynı insanlar, aynı paslı sokaklar, aynı tozlu binalar. Her şey aynı. Dağlar her yeri çevirdi. Çıkış yok buradan. Buradan sonrası da yok bu dağların ardı yok. Okuldan dönüyorum. Ev uzak değil ama yolu kısaltmak niyetim. Kestirmeden, özel araziden geçiyorum. Büyük eski bir bahçe, ölü-  içi çürüyen bitki artıkları ile dolu bir süs havuzu. Havuzun önünde Fransa dan gelen eski bir bina ama sıvaları ya döküldü ya da buraya hiç gelmedi. Bu kadar güzel taş bir binayı neden sıva ile kaplar ki insanlar. Zevksiz bir iki sahibin elinden geçmiş artık yalnızlıktan ölüyor. Seni anlıyorum. Çoğu zaman dikkat etmem ama binanın üst katındaki pencerede iki siluet. Bina gibi ölüler. Gözlerim oyun oynuyor değil mi? Hayalet gördüğünü söyleyen herkes anlatır; ” kafamı çevirdiğimde orada değillerdi”. Demek ki bunlar ölü değil.Hala oradalar. Kaçtım tabiki. Ne şeytan çiçeğini kokladım diye iki klasik bitirdim diye çocuksu korkularım olmayacak mı? Ölene kadar cesur mu kalayım? Ben Don Kişot değilim. Eve geldim. Bir süre, belki de temelli yolu kısaltmayacağım. Ev aynı annem de. Babamı görmedim ama o da aynıdır. Ne değişir ki bu kasabada? Yemek yedim. Ne okuduğumu hatırlamıyorum. Ben o diğerleri gibi televizyon izleyip ertesi gün birbirine anlatacak çocuklardan değilim. Kitap okurum ve kimseye anlatmayacağım için unuturum. Kalktım; kahvaltı yok, gerekli değil. Annem yok. Nerede? Babam gitmiş. Aynıdır herhalde. Hep aynı.

Okula gidiyorum. Yolu kısaltmadım. Saate de bakmadım ama kimseler yok yolda, erken olmalı daha. Okulda da kimse yok. O kadar erken mi geldim? Sınıfa girdim. Sırama geçtim. Zil çaldı. Kimse yok. Okul tatil filan mı oldu? Benim niye haberim yok. Yarım saat bekledim. Emin olmak için öğretmenlerin odasına gittim. Okul tatilken niye öğretmen gelsin ki. Eve dönüyorum. Sokaklarda kimse yok. Karnım aç. Markete girdim. Kimse yok. Tamam artık korkutucu olmaya başladı. Rüya değil. Şaka evet sağlam bir şaka. Benim gibi biri için faza uğraşılmış bir şaka. Bir yerden beni izliyorlar. Düşündüğüm şeye güldüm. Sesli çok sesli güldüm. Bir iki atıştırmalık bir de kola aldım. Parasını biraz eksik olsa da tezgaha bıraktım. Şaka yaptığınızı sanıyorsunuz he; en çok ben eğleniyorum, rezil insanlar. Sahil kenarına gittim, denizi izledim, kumsala uzandım. Hala izliyor musunuz sizi reziller, o kadar komik değil değil mi? Beklediğiniz şeyleri yapmıyorum. Umrumda değil aptal şakanız. Eve döndüm. Annem yok, babam da. Zaten babam bu saatte evde olmaz. Ama annemin böyle bir şakaya katılması. Farklıyım diye beni seçtiniz değil mi? Annem bile öyle düşünüyor, tabiki beni seçeceksiniz. “Truman Show” un yalnız versiyonunu izlemek istiyorsunuz değil mi hastalıklı reziller. Öyle olsun sizin istediğiniz olsun. Acıktım. Kitaplıktan ince bir kitap aldım. Okumaya başladım. Sonra odama gittim. Duş aldım. Herhalde duşa da kamera koymamışlardır. Sıkılmadınız mı hala. Hadi ama anne dön artık. Dolapta yiyecek bir şey yok doğru düzgün. Uyudum. Tamam öyle olsun ben de uyurum, daha da uyudum. Sıkılana kadar yattım. Bisikletimi aldım ama binmedim. Hayaletleri görmeye gittim. Neden korkayım ki artık. Korkacak bir şey kalmadı. ok kısa sürede o fransız kaçağı villanın önündeydim. Burada kim oturmuştu ki? Yine pencerede siluetler. Kamera acaba baktığım yeri çekiyor mudur? Belki annem şimdi endişelenir. Buraya daha ufakken oynamaya gelirdim. Çocukların favori oynama alanıydı. Şu büyük yapı marketi inşa iznini almak için devasa bir oyun alanı yapana kadar tabiki. sonra çocuklar orada takılmaya ben de eski kitapçılarda oynamaya başladım. Yani villanın arka kapısını zorladığında açıldığını ya da sol sıradaki pencerelerden birinin yerinde olmadığını çocukluktan beri biliyorum. Arka kapıdan giriyorum. Pencere için fazla büyüdüm. Hemen üst kata çıktım. Siluetleri gördüğüm odaya yöneldim. Odanın kapısı yerinde duruyor olsa korku filmlerindeki gibi bir gerilim yaşayabilirdim ama kapıdan eser yok. Kafamı eşikten uzattım. İki tane yarım manken. Plastikten, terzi provalarında kullanılanlardan. Kötü bir şaka. Kim bunları buraya taşır ki. Kötü bir şaka için çok fazla uğraş. Ne bekledim ki kimse yokken belki bir iki hayaletin arkadaşlığı iyi olurdu. Pek itiraf etmek istemesem de villadan çok hızlı çıktım. Mankenlerin canlanmasını istemiyorum. Kimsenin olmadığı marketten bir sürü hazır yemek aburcubur aldım. Parasını tezgaha bıraktım. Dün bıraktıklarımın yanına, ama bu sefer biraz değil epey bir eksik bırakmış olmalıyım. Eve gittim bir şeyler yedim, tekrar duş aldım, televizyonu olan bir eve mi gitmeliyim. Evet televizyonda insanlar vardır. Belki benim olduğum şaka programına denk gelirim. Daha değil, kimsenin evine girip o rezillerin istediği şeyi yapmayacağım. Evdeki tüm ışıkları açtım. Uyudum. Ertesi gün tekrar okula gittim. Şakayı bozmak için güzel kalabalık bir yer. Tüm sınıf arkadaşlarım bana gülerken, surat ifademi çekebilirler. Zil çaldı, eve dönerken yine aynı marketten bir şeyler aldım. Para yerine not bıraktım. Ev adresimi, telefon numaramı ve aldığım şeylerin listesini yazdım. Babam döndüğünde aldığım şeylerin parasını getireceğime dair bir not. Babam dönmedi. Annem birkaç günlüğüne benden kurtulduğuna seviniyor mudur? Niye beni seçtiler ki? O kadar farklı değilim. Komşularla konuşurum. Tamam okulda çok arkadaşım yok, aslında hiç yok ama sınıftakilerle bir sorunum da yok. Bir kaç gün daha böyle geçti. Kimse gelmedi, tek bir ses bile yok. Sonunda komşumuzun evine girdim. Camı kırmak zorunda kaldım ama bunu sonra düşünürüm hem bir şey çalmayacağım sadece televizyon izleyeceğim. Televizyonu açtım, karıncalar her kanalda karıncalar. Ertesi gün başka bir komşu yine aynı sonuç. Aynı gün uzaklardaki bir ev yine aynı sadece karıncalar. İyi şaka çok çok iyi. Başka bir marketten bir şeyler aldım ne param var bırakacak ne de halim var not bırakacak. Reziller, ağlayacağımı, çıldıracağımı düşünüyorsunuz değil mi? Hayır, yemeğimi yiyeceğim birileri gelirse de camlar ve yemek için özür dileyeceğim ve babam parasını ödeyecek. Sonra benden özür dileyecekler ve hepsinden nefret edeceğim, hepsinden tek tek nefret edeceğim. Kaç gün oldu bilmiyorum, kimse hala yok. Bugün son gün, yarın gidiyorum erkenden kalkacağım ve bisikletime atlayıp dağlara gideceğim bu paslı sokaklardan kurtulacağım. Niye bu kadar bekledim tam emin değilim ama yarın gideceğim. Çalar saatimi kurdum. Erkenden kalktım. Bisikletime atladım çantam yiyecek ve su dolu, bir iki parça da kıyafet. Öğlene doğru şehir sınırına geldim dağların bittiği yere. Şeytan haklıymış. Dağların ötesinde hiçbir şey yok. Truman’ ın çıktığı gibi bir kapı yok. Geri dönüyorum. Evet geri dönmeliyim. Şakayı bitirmek için daha iyi bir zaman mı olur, tam ben şehre döndüğümde herkes beni karşılayabilir. Nasıl bir yüz ifadesi yaparım acaba? Belki ağlarım, istedikleri bu değil mi; ağlamam.

Bitti.

Kurudum günlük, bittim tükendim. Nerede kaldığımı bile hatırlamıyorum. Sakıncalıyım yine bu aralar, yasaklı içeriğim mevcut. Erişim yasak bana. Ulaşabilen yok. Öyle işte. Hani bilmem bu günlük yazan adamların sorunu mudur? Belki de günlük yazmak adamı depresif yapıyor. Garip bir şekilde başkası bakınca depresyonda gözüküyorum ama benden daha fazla her boktan zevk alan yokmuş gibi yaşıyorum. O da bana öyle gözüküyor olsa gerek. Sabahları azımdaki kötü tattan, karın ağrılarından, acıyan gözlerden, o gözleri ovmaktan, daha kötü acıtmaktan bile zevk alıyorum. Alnımdaki terden, dolabımdaki katlanmamış kıyafetlerden, susuz kalmaktan böyle her şeyden zevk nasıl alıyorum lan ben.

Kısa keseyim kısa hikayeye geçeyim; kısa bir rüya ile başladı baktım rüyayı anlatamıyorum hissettirdikleri ile kısa bir hikaye yazayım dedim arkadaşa anlattım sonra ne anlattığımı da unuttum zaten yeteri kadar reaksiyon gelmedi. Arkadaştan değil benden gelmedi. Rüyalar böyle sıkıntılı olabiliyor bir keresinde. Tropik bir kumsalda belli bir sıra ile gelen insanlara iki farklı yemek satan satıcı ile ilgili bir rüya görmüştüm. O rüya öyle bir anlamlı öyle bir derin gelmişti ki bana sanki sanırsınız hayatın anlamını çözmüştüm. Lakin salakmışım. Neyse bu öyle hissettirmedi bu daha farklıydı ulan o kadar şey anlatabiliyorum lakin rüya anlatmayı biliyorum. Kestim.

Yine aynı kasaba, aynı insanlar aynı paslı sokaklar aynı tozlu binalar her şey aynı. Dağlar her yeri çevirdi. Çıkış yok buradan. Buradan sonrası da yok bu dağların ardı yok. Okuldan dönüyorum ev uzak değil ama yolu kısaltmak niyetim. Kestirmeden özel araziden geçiyorum. Büyük eski bir bahçe ölü içi çürüyen bitki artıkları ile dolu bir süs havuzu. Havuzun önünde Fransa dan gelen eski bir bina ama sıvaları ya döküldü ya da buraya hiç gelmedi. Bu kadar güzel taş bir binayı neden sıva ile kaplar ki insanlar. Zevksiz bir iki sahibin elinden geçmiş artık yalnızlıktan ölüyor. Seni anlıyorum. Çoğu zaman dikkat etmem ama binanın üst katındaki pencerede iki siluet. Bina gibi ölüler. Gözlerim oyun oynuyor değil mi? Hayalet gördüğünü söyleyen herkes anlatır; ” kafamı çevirdiğimde orada değillerdi”. Demek ki bunlar ölü değil hala oradalar. Kaçtım tabiki ne şeytan çiçeğini kokladım diye iki klasik bitirdim diye çocuksu korkularım olmayacak mı? Ölene kadar cesur mu kalayım. Ben Don Kişot değilim. Eve geldim bir süre belki de temelli yolu kısaltmayacağım. Ev aynı annem de babamı görmedim ama o da aynıdır. Ne değişir ki bu kasabada. Yemek yedim. Ne okuduğumu hatırlamıyorum. Ben o diğerleri gibi televizyon izleyip ertesi gün birbirine anlatacak çocuklardan değilim. Kitap okurum ve kimseye anlatmayacağım için unuturum. Kalktım kahvaltı yok, gerekli değil. Annem yok. Nerede. Babam gitmiş. Aynıdır herhalde. Hep aynı.

Bitmedi daha yazarım sonra.

7 şubat – 22 mart 13

Çok kötü şeyler oldu günlük, çok fena şeyler. Bilgisayarımın beyni yandı; son nefesini verdi yani. Kötü olansa sadece biraz düzenlenmesi gereken bir ton yazım kayboldu. Buraya koymak istemediğim bir sürü yazım uçtu gitti. Söğüt Geçit isimli uzun soluklu hikayemin otuz sayfası filan gitti. Allah’ tan hikayenin ilk yüz sayfası filan yazılı olarak elimde var yoksa oturup harbiden ağlardım herhalde. Epey bir kötü olarak tez çalışmam gitti. Saatlerce uğraşmak gerekecek yine o şeyle. akıl edemedim işte bir yere yedeklemeyi. Aklımdaydı işte ama nasihattan iyidir muhabbetine geldik kısacası. Hani ben bekliyordum ki harddisk kaçar yapmadan önce bir haber versin. Şöyle beni ve birkaç arkadaşını ne bileyim ekran kartını rami filan baş ucuna toplasın; “kardeşlerim benim çok ömrüm kalmadı” deyip mirası paylaştırsın. Olmadı, kısmet değilmiş. Ayrılmaya vakit bulamadık. Öyle işte günlük bu kadar bunun dışında bir aydır hiçbir şey olmadı. Hayatımdaki tek olay bu. bilgisayar ” ah kalbim” dedi; “hık” dedi gitti. Uyku düzenim bozuk bu aralar. Vampir gibi oldum ama düşününce bildiğin pek ala vampir olmaya meyilliymişim. Hani odam zindan gibi, yatak tabutu andırıyor. Aynaya baktığımda görüntü yok. Soğan, sarımsaktan haz almam. Kalbime kazık çaksalar anında ölürüm. Gün ışığına çıkmayı sevmiyorum. Hatta ben bildiğin meyilli filan değil vampirmişim bayağı. Kan içme olayını çözersek. Gerçi düşününce bu aralar vampirden çok kurtadama benziyorum. Köpekadam daha doğru olur aslında. Bildiğin it gibiyim bu aralar ne yattığım yer belli ne yediğim, içtiğim. Kıl, tüy oldum. Yakında gözlerim görünecek bir tek suratta ki onlarında altı Satürn’ün halkaları ile bezeli. O kadar büyük ve belirginler. Aslında biraz daha düşününce ben galiba en çok zombiye benziyorum bu aralar. Bildiğin çürümüşüm de sonradan tam ölmediğime karar vermişim gibi. Neyse günlük ben kaçar. Bırak gideyim yeter sızlandığım. Kahvaltı filan yapayım ya da kulağa çok sağlıklı geldi en iyisi direkt kahve yapayım. Zombi kahvesi; böyle bir mekan olsa ya giderdim ben oraya. Ölüler tarafından özenle hazırlanan kahvelerinizin çekirdeklerini ıslak mezarlarda saklıyoruz ki bizzat o kahve çekirdekleri mezarlık üzerinde biten kahve ağaçlarından hasat ediliyor. Yok bu aralar çok moda bu vampir kurtadam zobi olayları ondan etkilendim diyeceğim de ondan değil vallahi. İnanmazsın günlük bundan 9- 10 yıl önce aynı evde yaşayan kan fobisi olan bir vampirin, kıllardan nefret eden epey feminen bir kurtadamın, vejetaryen bir zombinin ve onların bakmak zorunda kaldıkları küçük bir kızın hikayesini yazmaya başlamıştım. Yani çoğunlukla böyle kişiliklerin yaşayacakları sorunların komedisini hayal edip sadece diyalog yazmıştım ama yazmıştım yani. Tabiki o diyaloglar da  gitti. Çok dikkatsiz davrandım. Hangi aklı başında insan değer verdiği şeyleri kopyalamaz ki. Ne yani eşsiz olsunlar diye mi uğraşıyorum. Al işte o kadar eşsizler ki artık yoklar. Neyse bir daha yazarım sonuçta kendime yazmıyor muyum? Okudum da hepsini. Nihayetinde tamamen boşa gitmediler. Bak başka bir şey olmadı diyorum. Çok şugar insan dayım sağolsun, üç tane süper kitaplık almış bana. Eski büyük ingiliz evlerine yaraşır kitaplığım dolup taştıydı, emekliye ayırdık onu. Annemle babamın sağda solda tozutan kitaplarını toplama işiyle meşgul olacak bundan so9nra. Üç kitaplığı şahane bir şekilde, benim diyen iç mimara parmak ısırtacak şekilde, yerleştirdim odama. Benim rengarenk kitaplarda bir güzel doldurdu o kitaplıkları o adar olur. Otur seyret, okumana gerek yok yani o kadar feyzleniyor insan onlara bakarken. Neyse ben var gerçekten kaçmak bu sefer günlük, kal sağlıcakla.