Feeds:
Posts
Comments

Archive for October, 2011

26- 27- 28 ekim 11

Bugün kavramlardan ve benim için geçerli anlamlarından konuşalım. Mesela kader; olmayan bir tiyatro oyunu kader. Bir salonda oynandığını, biletlerin satıldığını, bir yönetmeni olduğunu düşünüyorsun ama değil. Kimse izlemiyor, kimse yönetmiyor, kimse oynamıyor. Yok yani öyle bir güç amma tabiki kader diye bir şey yok; geçmişiniz, geleceğiniz sizin elinizde, her şeyi yapabilirsiniz diye bir söylemi de desteklemiyorum. Bir diğer kavram gelecek; o da yok. O da bir yalan, hiçbirimizin geleceği yok. Yani o kadar saf olamazsınız, olamayız, olmaz. Kimsenin geleceği inandığı da yok zaten olsa “geleceği hayal etmek” yerine geleceği yaşamaktan bahsederdik. Düşünce, bak bu var yani biraz düşününce işte sana düşünce. Elle tutulmuyor. Buhar gibi, görünmez su gibi kendi algısı da var ve kolay kolay yakalanmıyor. En iyi avlanma taktiği grup ile birkaç tane zeki ve konuşabilen arkadaşını bir arya toplayacaksın. Biri grubu yönlendirecek, sinsice ve acele etmeden düşüncenin etrafını saracaksın, peşinden koşup yoracaksın, zayıf anında üstüne atlayacaksın. Fikir, bak bu kavram da yalan. Bir kere “fikir sahibi olmak” diye bir söylem var. Bir şey sahiplenilebiliyorsa gerçekte var olmadığını kanıtlıyordur; var olduğunu kabul ettiğimizde şeklini alıyor fikir denilen mahlukat. Demek ki fikir büyük bir yalan, bizi kandırıyor; sevdiğiniz ama asla size ait olmayan bir eşya, kadın, erkek, söz gibi. Sessizlik; gerçek bir yalan. Tek başına var olmaayan bir yaratık. Zaten bir varlığın kendisi içinde zıttının anlamını barındırıyorsa ya da onu ifade etmek için zıttını ifade etmen gerekiyorsa o yoktur. Sessizliği anlatmak için sesin olmadığı durum diyorsan; olmayanı var ediyorsundur. Bu kadar yeter, kısacası hep bir şeylerin yalan ve olmadığını söylüyorsan aslında herşeyin olduğunu ispat ediyorsundur; işte bu da senin yalan olduğunu gösteriyor bana. Bu da benim yalanım ya da gerçekliğim, eriyen saatlerim ama sorun değil zaten zaman da yalan.

Kısılıyorsa gözlerin, tütüyorsa sigaran, üşüyorsa omuzların, ağrıyorsa bacakların, yorulduysa kuma batan ayakların, bittiyse suyun, üşüyorsan çöldeyken; vakit yıldızları sayma vakti. Heidi iyi geceler.

Read Full Post »

22…25 ekim 11

Hastayım günlük. Bilmem nasıl becerdim ama hastayım yani.  Öksürük, hafif ateş gibi şeylerle uğraşıyorum sana vakit yok. Aslında bir sürü şey vardı aklımda yazacak ara ara geldiler ama yazmadım, unuttum. Öyle işte.

Gece puslu, ne yazdan kalan sıcak gecelerden ne de kışı hatırlatacak türden; unutulan mevsim sonbahardan bir gece. Sahile inmeye karar verdim biraz körfez manzarası ve kötü koku için. O kadar ışık boşuna yanıyor, tek bir insan yok burada. İleride gece puslu dememi bekleyen bir gölge. “Gece puslu” diyorum, o da ayaklarını kazıyarak yürümeye başlıyor. Şu kötü korku filmlerindeki zombiler, vampirler diğer kontrolü olmayan yaratıklar gibi. Hani ayakları sadece sürüklenir yere basmaz ama ayakta dururlar ya sanki öyle bir şey mümkünmüş gibi. Belki koltuk değnekleri ile. Gölge duruyor. Beni fark etti. Tekrar ” gece puslu” diyorum; bana doğru yöneliyor. Her adımda gecenin ne kadar puslu olduğunu hatırlatıyorum bana yaklaşan gölgeye. Hızlanıyor, artık ayaklarını sürümüyor. Durmayacak. Gölge birden duruyor. Kokumu aldı ya da bir süredir ” gece ne kadar puslu” demediğimi fark etmiş olmalı. Anlık duraklamadan sonra birden tekrar fırlıyor. Hızı bir insanınkinden kat kat fazla. Kokumu aldı ve hala bana doğru koşuyor. Bu sefer ya çok aptalına ya da kendine çok güvenen birine çattım. Her iki durumda da canımın acıyacağı kesin. Hey hey hadi ama yavaşla biraz. Duymuyor, durmuyor. Bana varmadan son bir sigara. Hızlandı, hmmm bak bu etkileyici, tamam bir iki nefeste yeter. Tek nefes he, on metre, beş metre, son adım. Gece puslu. Gece ne kadar da puslu… Ölmek için.

Read Full Post »

20 -21 ekim 11

Ne yazsam günlük, bilmiyorum. Yazacak çok şey varmış da yazmıyormuşum gibi mi yapmalı yoksa aklıma hiçbir şey gelmediğini itiraf mı etmeli? En güzel sözler hiç düşünmediğinde geliyormuş parmaklarına gibi bir şey söyleyip aslında hiç duymadığım bir yalan mı atmalı ?

Dudaklarını yaladı. Bunu sırf beni huzursuz etmek için mi yoksa dudaklarını hissetmek istediğinden mi yapıyordu bilmiyorum. Rahatsız edici olduğunu düşündüm ama bunu tekrar yapmasını istiyordum. Elime uzandı, aradığını buldu. Güçlü olmayan parmaklarımdan kurtardı. Dudaklarına götürdü. Neden sürekli olarak dudaklarını izliyorum? Kapak elimde kaldı. Boş şişeyi tekrar dudaklarına götürdü. Bana bakıyordu, farkındaydı. Onundum, bittiğimde beni de son defa dudaklarına götürecek ve bırakacaktı. Biraz daha orada kalmalıydım; kalmalıydı gözlerim. ” Ne oldu” dedi.  Elimi uzattım. Şişeyi istiyordum. Kendimi ondan istiyordum. Beni geri ver lütfen. Tüm benliğimi dudaklarından akıtmış olsan da lütfen benden kalanı bana geri ver. Kapağı kapıyorum. O şişeyi bir süre daha atmayacağım, belki hep saklayacağım. Biraz yürüdük, yoruldum, yorulduk. ” Eve gidelim mi” dedi. Yine soru sormuyordu. Seni bu yüzden mi sevdim? Hiç soru sormadığından, sorduğunda bile aslında kastetmediğin için mi sevdim seni? ” Seni neden sevdim” diye sordum. Ses etmedi. Dudaklarını yaladı. ” Yapma, lütfen” dedim. Durmadı. Uslu durmadı, devam etti. Son damlama kadar.

Read Full Post »

18 -19 ekim 11

Hiç vaktim yok günlük. Kısa, bir iki şey söyleyip çıkacağım anlamlı olmalarını bekleme, büyük ihtimal çok hata yapacağım. Bu benim hızlı düşünme şeklim. Düşünceler hemen yazıya geçecek maksimum hızda yazıyorum.

Bir vahanın ortasındayım. Küçük bir gölet var. Su sığ, ben ortasındayım. Vahanın şekli yuvarlak öyle tepelerin ortasında kaybolmuş değil. Tozla, toprakla, kumla aynı seviyede. Su o kadar pürüssüz ve derin değil. Buranın şekli yuvarlak gibi. Etrafında halka halka kumlar sonsuza uzanıyor. Herşeyin merkezindeyim. Burası benim için yeşermiş. Ben dokunduğum için o kumlara burası böyle olmuş. Kimsenin ulaşamayacağı bir nokta. Burası benim için yaratılmış. Ayaklarımı oynatıyorum. Su çamurlanıyor. Suyun kenarında deniz anemonlarına benzeyen bitkiler. Dalganan sudan huzursuz oluyorlar. Bir iki adım atıyorlar. Onlara doğru hamle ediyorum ama yaklaşamıyorum. Vahada benimle hareket edecek. Burası benim için yaratılmış ve ben bu benim için yaratılmış anemonlarıma bile dokunamıyorum. Zehirli olmalılar diyorum. Dışarısı çok sıcak olmalı suyun içinde kalmalıyım diyorum. Susuyorum, hava sıcak değil, güneşler parlak değil. Benim için yaratılmış bir yerde neden birden fazla güneş olur? Bunu düşünüyorum. Sonra fark ediyorum ya da fark ettiriyor. Burası benim için yaratılmamış. Burayı yaratan beni burada bu şekilde yaratmış. Böyle olmamı istemiş, ayaklarım sudan çıkmayacak. Birimiz bir diğerimize devrilmedikten sonra o anemonlar bana yanaşmayacak. Bunların hepsini sonsuz bir zamanda düşünüyorum. Güneşler hareket etmiyor, hava değişmiyor, su dalgalanmıyor. Umursamıyorum, dallarımı daha yükseklere daha uzaklara, değişmeyen güneşlere doğru uzatıyorum. Burası benim için yaratılmış.

Read Full Post »

17 ekim 11

Bugün güzel fikirlerin günü. En kötü günüm bugün, hiç olumsuz bir şey düşünemedim. İçimde bir yaratık peydah olmuş, tek bir kötü düşünceyi yeşertmiyor. Tam kötü bir şeyler aklımda dolanıyorken önlerine fırlıyor. “Hayır öyle demek istememiştir”, ” yok yok kesin bir işleri çıkmıştır” , ” bugün yarın gelir haberi” diye koca koca baloncuklar koyuyor kafamın içine. Damarlar sıkışıyor, kan akışını kesiyor. Hidra gibi kafasını kestikçe artmaları gereken kötü durum senaryolarım, umutsuz hislerim filizlenecek yeri kendilerine bulamıyorlar.

Neyler, neylerse güzel eyler. “Ulan bu kadar rahat olunmaz ki; faydası yoktur” diyorum. O bile kurtarmıyor. Neşeli bir yaramazın ferahlığı, rahatı, kendine güveni var ben de bu akşam. Korkularım ufaldı, kalbim güçlendi, kaslarım şişti. Bu böyledir, şu şöyledir diye gerçekçi olasım geldi. Radyoda duydum; perşembe sıcaklık artacakmış, artmasın lütfen.

Tek satırlık diye bir bölümüm var bu blogda ama açıkçası tek satırlık şeyleri twitterda yazmak daha kolayıma geliyor. Sevdiğim insanlar var, sevmediğim insan yok mu diye düşünüyorum. Düşünüyorum bulamıyorum sonra çok çok zaman sonra böyle çok alçak bir ses kulağıma geliyor tam duyamıyorum, “sen” diyor. “Ben” diyor.

“Senin hayatın yapboz gibi” dedi biri bana. “Nasıl” dedim.” Köşe köşe yaşıyorsun, parçalı bulutlusun. Bazı yaşadığın parçalar başka parçalarla yer değiştirse olur. Bazı yaşadıkların, başkalarının yanına gelmediğinde anlamı olmuyor”.”Yalan” dedim. Gözlerime baktı, parçaları birleştirdi.

Read Full Post »

16 ekim 11

Bekliyorum. Bir süredir bekliyorum. Ne beklediğim belli değil, gerçekten değil. İçimde bir sıkıntı oluyor pazar akşamları. Açıklaması zor. Aldığım nefesler yetmiyor. Sanki daha önceden aldığım nefeslerden birinin bir kısmı ciğerlerimde sıkışmış, kirlenmiş. Boğuyor beni. Öyle işte. Belki de midede bir sorun var. Hani başına çok kötü bir şey gelirde bütün iç organların korkmuş gibi tek bir noktaya toplanırlar, sıkışırlar. Benimde midemin çevresinde böyle bir toplanma var. Sanki diyafram kasım şişmiş gibi, yorulmuş çalışmak istemiyor. Diğer organlarda onu telkin etmeye gelmişler ” aman yapma gözünü seveyim devam et” diyorlar tek bir ağızdan. Diyafram titriyor ve bayılıyor. ” Açılın, açılın nefes alsın” diye dalıyorum olaya. Suratına iki yumuşak tokat atıyorum, ayılıyor ama durumu iyi değil. Anlıyorum çok çalışmayacak.

Bugünü yine boş geçirdim günlük. Bekledim, hiç tanımadığım biri telefonla beni arasın. Bekledim, bilinmedik bir adresten posta gelsin, tanıdık olmayan bir yüz kapıda belirsin diye. Olmadı bugün de boşa gitti.

Read Full Post »

15 ekim 11

Bu düpedüz dolandırıcılık. Sağlıksız, eksik, yanlış tüm yaptıklarım. Yaptıktan sonra pişmanım. Kendimi dolandırıyorum. İpim boynumda, bağlı olduğu yer belli değil. Belli ki birgün atacağım bir kirişin üzerine bir ilmik.

Attım sokağa ilk adımımı; binalar büyüdü. Gölgeler saklandı altlarına. İlk adım saçtı etrafa tüm güçlerimi. Ayaklarımın altındaki toprak, taş, beton hepsi titredi ve eridi. Her adımda güç buldum; beni seyreden aç yırtıcılar geri çekildi. Bir adım, bir adım daha; söyledim kendime işte böyle öğreneceksin yürümeyi.

” Aklımdakini biliyor musun” dedi; yine soru sormuyordu. Bu sebepten mi bağlandım sana, bundan mı istiyorum seni? Soru sormadığın için, soru sorduğunda bile aslında kastetmediğin için. Hızlıca cevap vermem gerekiyordu. “Söylemem” dedim. Anlamadı ama sevimliydi. Televizyonu açtım, sesini kıstım. Yanıma oturdu, ” dışarı çıkalım” dedi. ” Yıkanmalıyım” dedim, istemediğimi belirterek. ” Hadi yıkanalım” dedi. Suyu ve eti seven bir erkek olarak hayır diyecek iradeyi bulamadım. Klozetin kapağını kapadım, oturdum. Yaktığım sigarada beni gibi bekliyordu. Sulu bir şakaya gitmemek ve güzel bir manzara izlemek için yakmıştım kendisini, bekliyordu ve görevi bitmeden tükenmeyecekti. Yavaş yavaş soyundu diye düşündüm ama aksi oldu. Tek hamlede üzerindekilerden kurtulabilecek bir erkek hiç hayal etmemiştim ama şu an izliyordum. Suyu önce bacaklarına tuttu yavaş yavaş takip eden gözlerimle yukarılara tırmandı. Saçlarını ıslattı, ” hadi gel” dedi. Gömleğin düğmelerini çözmekle uğraşmadım. Pantolonu kıvrak bir bileğin vereceği falsoyla köşeye fırlattım. Sigara bitti.

Bazen zor oluyor yazması günlük. İyi bilmiyorum daha bu işleri. İstiyorum her karaktere bürünebileyim, herkesi anlayabileyim. Gerçekte yaratmadığın, tanışmadığın bir karakterin hikayesini yazmak, onu anlamak, onun yerine geçmek çok zor oluyor. Tanımıyorsun çünkü onu yaratan, o sahneyi kuran sen olsan bile zor oluyor. Onun için bana zor olan sahneleri, karakterleri deniyorum günlük. Hergün farklı sahnelerde, farklı insanlarla hatta benim yaratmadığım insanlarla. Zor oluyor. Buna hayat deniyor; zor oluyor.

Read Full Post »

Older Posts »