Feeds:
Posts
Comments

Archive for June, 2012

Merhaba günlük; iyisin inşallah, ben mi? Bilgiğin gibi okulu bitirmeye uğraşıyormuş gibi yapıyorum. Aklıma geldi biraz yazayım dedim. Kısa kesiyorum hal hatır sorma kısmını hemen bu saatlerde fark ettiğim, peşine düştüğüm, takip edip izlediğim bir adamın hikayesini anlatmak istiyorum. Adını bilmiyorum. Benim ona koyduğum ismi kısıtlı adam.

Eve dönüyordum, metrodan dışarı kafamı uzatmış adımımı yürüyen merdivene atmıştım ki tekerlekleri gördüm. Zorlukla döndüler. Halbuki ben tekerlekleri düşünmek yerine yürüyen merdivene müdahale edebilsem acaba en hızlı ne kadar tırmanır, yolu bittiğinde üstündekileri fırlatır mı diye düşünmeyi planlıyordum. Olmadı, düşünmedim. Kısıtlı adamı izledim. Kısıtlı adam benim vagonumun diğer kapısından indi. Kapılar açıldı içerideki insanlar sıkıntı ile kenara kaçıştılar, doğru bir şey yapmak ile metro ve yaşam bıkmışlığı oyununda boşa bir hamle daha, efor kaybı sadece. Cevapları kimseye söylenmeyecek olsa, sakatlar toplu taşıma araçlarını kullanmalı mı sorusuna cevapları hepsinin hayır olurdu bu insanların ama hepsi karanlık arayan yaratıklar gibi kısıtlı adamın yolundan kaçılmaya çalıştılar. O tekerleklerin üzerinde hareket eden güneşti. Hepinizin karanlık seven yüreklerinize asıtan ışıkları sokacağım der gibi çıktı o kapılardan. Tekerleklerin yeterince gücü yoktu bir anlığına vagon ile platform arasındaki boşlukta takıldılar, hızları sıfıra düştü. Sonra Helios’ un kamçısı şaklamış gibi kurtuldular. En yakındaki asansöre döndüler. Sıradan bir metro kullanıcısının yılda birkaç kez göreceği bir sahne. İnsanlar ve bir sakat. Kaçan bakışlar, kaçan ayaklar ve bacaklar, yavaşça dönen tekerlekler. Kısıtlı adam asansöre bindi. Binmiş olmalı, görmedim. Diğer yürüyen merdiven beni yeryüzüne tükürdü. Biraz çiğnenmiş ve ıslak vücudum. Asansörün çıkışına döndü gözlerim odaklandı ve izledim. Bekledim ve izledim, çok değil. Kısıtlı adam dışarı çıktı. Suradı ifadesiz mi? Hayır, acımasız, çelik gibi sert soğuk dudakların arasında durmuş bir gülümseme. Mutluluğu kıskacına almış çelik dudaklar aralarında kıvranıyor. Başkalarının ufak mutlulukları. Bu adamdan emin değilim. Emin olmalıyım; birbirimize yöneliyoruz. Tam karşımda duruyor kısıtlı adam. Artık biliyorum. Kolları çok zayıf, her zaman o tekerlekleri döndüremeyecek kadar zayıf ve bacakları her adımı atacak kadar sağlam. Kısıtlı adam o ama vücudu değil. Neden yaptığını sormuyorum, biliyorum. Kıpırdamıyoruz, konuşmuyoruz. Özgür müsün? Sen özgür müsün diyor dudaklarındaki açlık. Ben de olan azıcık şeyi de öğütmek istiyor. Olmadığımı biliyor, vermeyeceğim azıcık aklım yerindeyse onu sana vermem, vermeyeceğim kısıtlı adam. ayağa kalkıyor kısıtlı adam, tekerlekler birbirine yaklaşıyor ve sandalye artık kapalı. Tek kelime etmiyoruz. Sandalye bana kalıyor, kısıtlı adam uzaklaşıyor. “Özgür müsün” diyor sandalye. Oturmam lazım. Kollarım çok güçlü, bacaklarım zayıf. Yarın yürüyen merdivenleri düşüneceğim, biraz kurcalasam beni fırlatırlar mı yolları bittiğinde?

Read Full Post »