Feeds:
Posts
Comments

Archive for the ‘Seriler.’ Category

Tatlı diş 01

– Ne yani kazık numarası da mı yalan?

– Bir bakıma doğru sayılır ama sonuçta kimin kalbine bir kazık çaksan ölür değil mi?

– Peki ya güneş ışığı, toza dönüşme olayı? O da mı yalan; güneş yanığı bile mi filan hani birazcıkta olsa bile mi yok?

Elini bana doğru uzattı, tuttum. Birdenbire dumanlar tütmeye başladı ve pof. İtiraf etmeliyim hem korkudan hem de heyecandan bir beyefendiye yakışmayacak bir iki söz söylemiş olabilirim ama elimi tek bir santim bile kıpırdatmadım. Bilmiyorum ama böyle bir şey yaparsam onu inciteceğimi düşünmüştüm. Bu ufak şovun anlık heyecanı kaybolduğunda ellerimde hissettiğim şey hafif tatlı soğuk denebilecek eliydi fakat gözlerin görmediği bir şeyi nasıl hissettiğinizi söyleyebilirsiniz ki?

– Eski bir numara kötü durumlarda kaçmak için işe yarıyormuş annem öğretmişti.

Son cümlesi ile bir anlığına ağlayacakmış gibi geldi. Sanırım ona sarılmak için pek uygun bir zaman değildi yani daha hiçbir şeyden emin değildim; onu incitmekten çekinmiştim.

Bir erkek çocuğunun ki kadar kısa kesilmiş siyah saçlar, mükemmel zevkli açık yakalı kısa kollu bir gömlek ve onu tamamlayan koyu lacivert bir pantolon. Işıldayan deri ayakkabılar. Aman tanrım sadece bunlara bakıldığında ne kadar da bana benziyor.

 

Ani sorular ile aram pek iyi değildir. Özellikle de karşınızda yavru köpek gözleriyle sizi köşeye sıkıştırmış bir çocuk varsa. Bu gibi durumlarda en iyi taktik ani soru gelmeden ani cevabı verebilmenizdir çünkü böyle sorular sorulduğunda cevap ne kadar çalışılmış olsa ne kadar hızlı ve tereddütsüz söylenmiş olsa da hep geç kalır.

 

“Onu sevmiştim” dedim. “Ama sanırım o beni terk etmenin daha doğru olacağına karar vermişti” bunu söylemedim. “Yine de bana senden bahsetmeliydi”  bunu da söylemedim. “Üzgünüm” dedi, evet belliydi gerçekten üzgündü. Acaba ona sarılmak için uygun bir zaman mıydı? Lanet olsun annesi de hep böyle hissettirirdi. Onu ne zaman öpmem gerektiğini hiç tam olarak kestirememiştim. Benimle oynamak hep hoşuna giderdi; umarım bu çocuk aynı huyları almamıştır.

 

Hikayemin en başına fazla dönmek istemiyorum. Kısaca özetlersek bundan yaklaşık onbir yıl önce bir yıldan biraz fazla süren bir ilişkim olmuştu. Koyu kumral saçları, ince bir figürü vardı. Başkalarına göre soğuk bana göreyse dünyanın en tatlı kadınıydı. Kısacası ilk ve tek aşkımdı. Onunla hayatımın sonuna kadar yaşayabileceğimi düşünüyordum ama o benzer şekilde düşünmediğini telesekreterime bıraktığı kısa bir notla belirtip hayatımdan çıktı.

Yalan söylememe gerek yok; o gittikten sonra hayatıma başka biri girmedi, ben de buna itiraz etmedim. Şimdi ise karşımda onun saçları ve giyimi hariç ufak bir kopyası duruyordu. Gayet sakin etrafı inceliyordu hatta bu haliyle orta yaşlı bir emlak uzmanına benziyordu ve sanki birazdan ev için bir fiyat önerisinde bulunacak gibiydi. Bütün bunların hepsini önemsiz kılan şey ise; ki kesinlikle bunlar önemsiz şeyler değildi; dna testini gerek bırakmayacak kadar bana benzeyen bu çocuğun bir vampir olmasıydı. Aslında bana gösterdiği ve anlattığı şeylerden sonra vampir tanımlamasına kesinlikle uymuyordu ama kendisi öyle olduğunu söylemişti.

Bir vampire ne ikram edilirdi daha doğrusu bu sorudan daha zoru bir çocuğa ne ikram edilirdi. İçecek bir şey ya da belki de iştah açıcığı atıştırmalık bir şeyler. Aslında şu kan mevzusunu açıklığa kavuşturana kadar iştah açıcılar bekleyebilir.

–          İçecek bir şeyler ister misin?

–          Elis.

–          Efendim?

–          Adım Elis.

–          Ah ah evet, benim adım da … Çay?

–          Memnun oldum Çay.

–          Hayır, adım Devid, çay ister misin?

–          Devid Çay, ismini sevdim ve evet, az sütlü, iki şekerli fincanda tercih ederim.

Devid anlamadan baktı, diyalog kendisine bir şeyler ifade etmeye başladığında küçük kızın sırıtışının büyümesini izliyordu. Tabiî ki ismini biliyordu. Annesi söylemiş olmalıydı. İsmini, adresini bilmeden nasıl onu bulacaktı ki zaten. Kesinlikle annesine çekmiş. Bana benzeyen, benim gibi giyinen ama annesine daha çok benzeyen tatlı küçük bir şeytan.

Advertisements

Read Full Post »

Terk kıta 01

Üç kıtanın, beş yönün üstünde bir adamdı o. Sekiz yaşındayken babasını elleri ile öldürmüş taht için savaşan dokuz kardeşi ile aynı anda düello edip tek bir hamle ile hepsini haklamıştı. Gücü o kadar tartışılmazdı ki öldükten sonra bile onu tahttan ayıramamışlar ve öylece gömmek zorunda kalmışlardı bu hikayeden dolayı sonradan kendisine ölümün ötesinden hükmeden anlamına gelen Mortula lakabını yakıştırmıştı Terk kıtanın halkı. Terk kıta ya da eski ismi ile eski kıta ya da ondan önceki ismi ile çok daha eski kıta.

Buranın toprakları zamanında zengin kralları Mortula gibi kudretliymiş ama Berk kıta ya da yeni ismi ile yeni kıta ya da daha yeni yeni söylenen ismi ile yepyeni kıtanın keşfi ile buranın topraklarının o kadar da zengin olmadığın farkına varmışlar.

Ayrıca oranın krallarının da buranın kralları kadar kudretli olmadığının da farkına varmışlar. Söylentilere göre demoktasi isimli garip bir şey varmış yepyeni kıtada. Bu demotasi denen şey, tüm halkın kraldan kudretli olduğunu düşündürtüyormuş oralarda. O denoktasi denen şey buralarda olmadığı için herhalde, ben şimdiki kralımız yedinci Mortula ile kimi kıyaslarsam kıyaslayayım kesinlikle sonuç değişmiyordu. Hep o kazanıyordu. Gerçi berber Deppol oldukça kuvvetliydi. Bir keresinde dört un çuvalını sırtladığını görmüştüm ama o da kılıç kullanmayı bilmezdi. Belki burada da deoktasi denen şeyden olsa bir şansı olabilirdi.

Kudretlilerin kudretlisi ilk Mortula tahtı ile birlikte gömüldüğünden beri terk kıtanın krallarının tahtları ile birikte gömülmeleri adetten olmuştu ve bu adeti en seven kişi de terk kıtanın en tanınmış marangozu ve ince resim işçisi olan efendimdi. Bir taht yapmak demek; bir yıl boyunca su yerine şarap içebilmek demekti ki bu efendime göre bir yıl boyunca sınırsız ilham demekti. Her sabah işittiğim gibi “eğer yeteneğin elinden alındıysa emekli ol, eğer ilham perin kaybolduysa bir bardak şarap iç. Testiler boşaldığında hala dönmemişse …” genellikle sabahüstü uykusu için burada susardı.

Onun sessizliği benim için çalışma vaktinin başlangıcı anlamına gelirdi. Önce kahvaltı, ince bir dilim ekmek benim için, kalın bir dilim efendiye; yanına biraz peynir ve mevsimine göre taze ya da kurutulmuş üzüm. Ardından dünün talaşları ve tahta parçaları bir köşeye süpürülecek, ufak motiflerin ince boyaları yapılacak; kırmızı, yeşil, sarı bazen toprak rengi ve genç kızlar için hafif leylak tonları. Bütün kamalar, testereler, bıçaklar, çakılar, deliciler, kazıyıcılar ve birkaç metal parça daha. Kısacası marangozun çocukları sivriltilecek, parlatılacak, keskinleştirilecek ve sıraya konulacak ki ilham perisi geldiğinde hepsi hazır olda bekliyor olsun. Bunlar ve benzeri ufak tefek işler halledilecek.

Arada marangoza farklı yerlerden işler gelirdi, başka ülkelerden, başka ilham perilerinin işleri. Tamir, boyama ve böyle şeyler için. Bir keresinde müzikli bir sandık geldiydi daha doğrusu usta öyle olduğunu söylemişti. Dediğine göre yeni kıtadan tanıdığı bir marangozun işiymiş; çok güzel şarkı söyleyen bir karısı varmış ve sonsuza kadar ona şarkı söylemesi için onu bu sandığa kapatmış. Sonra bu sandığı bir şekilde bir tüccar ele geçirmiş ve bizim buralardaki bir zengine satmış. İlk günlerde çok güzel şarkı söyleyen kadın artık garip uzun iniltiler çıkarıyor, çığlıklar atıyormuş. Bu sebeple ustama bir bakıp yardım etsin diye getirmişler. Ustam onlara yardım edemeyeceğini güzellikle anlattıktan sonra sandıktaki kadını bir şifacıya göstermelerini tavsiye etmişti. “Belki zavallıcığın sürekli şarkı söylemekten boğazları şişmiştir” diye de fikrini belirtmişti ama bence en başından yeni kıtalı marangozun karısını kutuya kapatma sebebi buydu kim durmadan ağlayıp çığlık atan bir kadınla evli olmak isterdi ki.

Read Full Post »

Köşesine çekilmiş, sakin bir hayat süren, olabildiğine sıradan bir adamdı Neib Walford. Ordu emeklisi ama yumuşak mizaçlı, arada elinde ince bir kitap göreceğiniz yaşlılardan.

Onun ordu ile pek alakası olmamıştı gerçi hem pek insanların görebileceği yerde kitap okuyan tiplerden değildi. Nereden çıktı ki şimdi Neib Walford u böyle tarif etmek?

–         Basbayağı kaçığın tekiydi ve tam bir kaçık olduğu için orduya alınmamıştı ayrıca kitap okumazdı arada bir bulmaca için gazete alacak biriydi.

–          Hayır, hanımefendi Neib Walford tam bir centilmen ve mükemmel bir aşçıydı. Hem siz nereden bileceksiniz; orduda da aşçılık yapmıştı ve şahane yemeklerinden dolayı üstün lezzet madalyası ile ödüllendirilmişti.

–          Birazcık garip bir tipti orası doğru ama kesinlikle çok yakışıklıydı.

–          Hah yakışıklıymış o adamın tek gözü takmaydı ayrıca dişleri de benim kireçli bacaklarım kadar yamuktu.

–          Evet o konuda haklısın, yakışıklı bir tip olduğu söylenemez ama kabul etmek gerekirse adamın ilgi çekici bir yanı vardı.

–          Hatta epey hoş biriydi bence.

–          Duyduğuma göre üç tane torunu varmış.

–          Yok canım dört tane köpeği varmış, üç tane olanlar kanaryaları ama belki de torunlarına kanaryalarım diyordur ya da daha kötüsü kendini kanarya sanıyor da olabilir.

–          Pek sanmıyorum sarı rengin kendisine pek yakışmadığını söylemişti.

–          Demek onun için sarı atkısını sana hediye etti hem de ortalardan kaybolmadan hemen önce.

–          Evet pipo takımını sana hediye etmesi kadar ilginç. Aslında o kadar telaşlı iken bizleri düşünmesi gerçekten ilginç.

–          Biraz düşünürsek mutlulukla zıplayan bir kaçık gibi, telaşlıdan daha güzel bir tanımlama olur.

–          Hayır tatlım bu sadece fazla söz sarfiyatının sebep olacağı baş ağrısı olur.

Read Full Post »

Genellikle 01

Beni genellikle bir şeylerin nasıl oradan çıktığı değil de nasıl oraya girdiği ilgilendirir. Çıkarmak benim işim değildir. Aslında sokmakta benim işim değil. Ben sadece riskleri hesaplarım. Aptal değildim, asla aptal olduğumu düşünmeyin.

İşimi seviyor muyum? Hayır, kesinlikle sevmiyorum ama benim için uygun bir yer. İnsanların pisliklerini temizlemek, karanlık yeraltında sürünmek; pis kokular ama gerçekten pis kokular. Dünya savaşlarından beri kullanılmayan boş sığınaklar; kötü insanların kullandığı, içlerinde ne olduğunu duymak istemeyeceğiniz dolu sığınaklar. Hangi amaçlar için ne gibi fikirlerle inşa edildiği belli olmayan odalar, sızdıran borular. Yukarıdaki şişman ve hiç doymayan şehrin tam kıçının altındayım. Benden başka kimsenin girmek istemeyeceği deliklere girdim çünkü bazen birinin girmesi gerekir. Kabul çok hoş bir iş değil ama ufak mafyanın yarısı beni ararken para biriktirmek için uygun bir yer. “Hey merhaba çocuklar durun bir dinleyin, işte paranız. Evet kuruşu kuruşuna; barıştık değil mi yani tamam zamanında ödemedim ama işte paranız, beni vurmanıza gerek yok. Hem işinize yarayacak şeyler biliyorum” diye geri dönebilirdim. İlk başlarda böyle düşünüyordum. Biraz saklanırım, paramı biriktiririm ve sonra bu delikten çıkıp giderim. Daha düzgün bir iş hatta belki kız arkadaş bile bulurum daha öncekiler gibi beni ilk ayda terk etmezse evlenebiliriz bile. Belki güzel bir kızımız olur sonra sonrasını düşünmemiştim.

Sonra bir gün iki adam geldi, gecenin bir yarısı eğer belediye başkanının klozeti tıkanmadıysa beni bu saatte kim arardı? İşte beni bulmuşlardı. Yanlarında misk kokulu Franky ile birlikte iki kişi daha, en önde duranı hemen tanımıştım. Sol kolumu kırmıştı. Noktalama işaretleri yerine bir şeyleri kıran türden biriydi. Neyse ki benimle fazla konuşmasına gerektirecek kadar borcum yoktu. Sağ kulağımdaki küpeyi kopardığında konuşmamız bitmişti.

Hiç tepki vermemek bazen iyidir bazense çok yanlış ve kaba bir harekettir. Franky yanıma geldi. Arkasındaki beyefendilere eski metronun altındaki odaları göstermemi istiyordu. Patron oydu, hem adamlar pek benim için oradaymış gibi durmuyorlardı yani beni tanımamış olmalıydılar. Tabiî ki bu düşünce küpemi alan arkadaşın sırtında taşıdığı bir daha yürümeye niyeti olmayan baygın arkadaşı gördükten sonra yeşermişti. Bacaklarımda hafif bir hisle yolu gösterdim. Franky bizimle birlikte gelmedi. Adamlar için ben yeterliydim. Misk kokulu Franky için pis bir iş. Adi herif annemin amcası olur. Büyük mafya babası Pellusi’ nin içki arkadaşı olmakla övünen bu adam nasıl olduysa yıllar önce şehrin tüm temizlik şirketlerini eline geçirmeyi başarmış.

Read Full Post »

Üç taş 02

Dört gündür yoldaydılar. Kızın ayakları ilk gün feci şekilde su toplamıştı. İkinci gün hepsi görüntüsü bile acıtacak yaralara dönüşmüştü. Üçüncü gün çığlıklar atıyordular. Dördüncü gün ise  çıtları bile bile çıkmıyordu. Büyücü umursamadı. Dağları geçtiler, derelerden atladılar, çok az uyudular, çok yol aldılar. Kız şikayet etmedi. Büyücü hiç konuşmadı. Büyücü kızdan büyük olamazdı, boyu kendisinden biraz uzundu ve yüzünde tek bir tüy bile yoktu. Kız ilk başta onun büyücü olduğuna inanmamıştı ama gözlerinin gördükleri inanması güçte olsa epey ikna ediciydi. Kıza sorsanız büyücüler eski püskü giyinen, kendi kendine konuşan; bunu yapmadıklarında taşlarla konuşan, ihtiyar kaçıklardı.

Kısacası bu kız daha önce bir büyücü görmemişti ama genel olarak düşündükleri de yanlış değildi. Büyücü kızın ayaklarına baktı. Taşları pelerinin içinde sakladığı yerden çıkardı; tekrar kıza baktı ve havaya attı. Biraz söylendi ve iki saattir yürüdükleri yönün tersine yöneldi. Kız takip etti.

Read Full Post »

Çatlak 01

–          cinayete şahit olur ya da cinayeti önler

–          artık resmi olarak yaşamıyordur

–          aleyhe tanıklık için tek bir koşulu vardır.

Kafamda olanlar bunlar, şimdilik tek tek sahne sahne yazmak istiyorum. Farklı bir deneme olacak; yeni gelecek yazılar olduğunda devam hissi vermeyebilir belirteyim; sahneler arasında zaman ve diyalog atlamaları olabilir; geri dönüşler olacağını pek sanmıyorum ama söz vermeyeyim; belki bazı sahnenin üzerinden tekrar geçmek isterim; alternatif bir şey olabilir neyse bu serinin ilk yazısı olduğundan şimdilik böyle bir sıkıntı yok. Ha bunu niye yazdım kendime hatırlatmak için yok vakit gelirse fikir değiştirmeyeyim ilk düşünceye sadık kalayım. Yani kısacası bu hikaye sıçramalı bir hikaye olacak; sıçramalar ne kadar zaman veya ne tür bir mekana uzanır bilmiyorum ama olacak. Yapmak istediğim okuyanın araları doldurması yani çoğu anime ve mangada ekonomik sebeplerden yapılan finali; karakterlerin geleceğini; ne oldu sorusunu sizlere bırakıyoruz şeklinde yapılan son olayını tüm hikayeye yaymak.

———————————————————

— Gerçekleri söylesek olmaz mı?

—Bakın bayım gerçekten vaktim çok kısıtlı buraya kadar gelmem bile mucize diyebilirim üstelik bu kadar az şey konuşmuşken.

—Tamam, tamam anlatıyorum…

— Anlıyorum her şeyi söyleyemezsiniz ama bana bildiklerimin dışında başka bir şey anlatmadığınız sürece burada oturmanın bir mantığı yok.

— Tamam, tamam sakin olun önce bir yudum daha alın ve demin söylediğiniz şeyi tekrar söyleyin ki ben de yanlış duymadığıma emin olayım.

— Ben…

— Gerçekten gördünüz mü gerçekten kendisini gördünüz mü?

— Evet, be adam

“ Daha fazla konuşmayın arabanızı ben alıyorum siz de benimkini; bu kağıdı alın bu adres bir arkadaşımın evi kendisini arayacağım ve sizi bir süreliğine ağırlamaktan memnun olacaktır. En kısa sürede savcı ile görüşüp sizi daha güvenli bir yere aktarmalıyız. Anlıyorum ama böyle bir olaya şahit olduktan sonra nefes almaya devam ettiğiniz için bile şanslısınız Gerçekten ucuz atlatmışsınız gerçi daha atlattığınızı söyleyemem ama bana güvenmelisiniz sizin durumunuzda olan insanlarla tanıştım dikkatli olanları hala yaşıyorlar eski hayatlarını değil ama sonuçta hala yaşıyorlar.”

————————————————–

Hep düşünürdüm bir insanın hayatı birden bire değişebilir mi? Hani basit bir şey mesela bir film sahnesi ya da bir söz ile. Bilmiyorum, bir keresinde bir komşumuzu arı sokmuştu ve ondan sonra adam işini bırakıp arıcılığa başlamıştı. Arada bize kocaman bir kavanoz bal hediye ederdi ve ne kadar çok arının öldüğünden bahsederdi. Yani tamam bu adamın tüm hayatı değişmemişti; sonuçta ailesi hala yanındaydı ama kim bir arı soktu diye yıllardır çalıştığı işini bırakıp bir arı çiftliği kurar ki?

Hayat ile hep gergin bir ilişkimiz olmuştu. Mesela ben bir olayı mantıksız bulursam o çeşitli örneklerle beni yıldırmaya çalışırdı ve bir adamın arı çiftliği kurup ölen arıları sayması bana çok mantıksız geliyordu. İşin garip tarafı bu sefer ben haklıydım. Başka benzer örnekler çıkmıyordu arı sokması gibi. Aç bir kardeş, televizyondaki bir program, annesinden gelen bir telefon insanların hayatını birden bire değiştirmiyordu. Bu akşama kadar en azından böyleydi.

Annem yakınlardaki bir hastanede hemşirelik yapıyor. Genellikle bize pratik bir şeyler hazırlayacak vakti olur ama telefondaki sesi aksi yönde bilgi veriyordu. Akşama hastanede kalması gerekebilirmiş. Çöpü atıp, hazır yiyecek bir şeyler almam iyi olurmuş ayrıca gece geç saate kadar oturmama izin yokmuş ve bunun gibi beş on madde daha.

En iyisi hemen çöpü çıkarıp yiyecek bir şeyler almak. Kız kardeşim Lil dünyada görüp görebileceğiniz en tatlı kızlardan biri olabilir hatta kendi sınıfındaki oğlanların yarısı ve diğer şubelerdeki oğlanların büyük bir kısmı kendisine deliler gibi aşık olabilirler. Tüm öğretmenleri ondan çok zeki, çalışkan, terbiyeli küçük bir hanımefendi diye bahsedebilirler. Aslında belki ben de kendisiyle aynı odayı, aynı evi paylaşmıyor olsaydım ben de kız kardeşimi küçük terbiyeli bir melek olarak görebilirdim. Fakat, ne yazık ki kendisi şeytanla anlaşırken bizzat oradaydım. Daha da garip olansa küçük sivri boynuzlar ile kuyruğu bir tek benim görüyor olmamdı.

Hemen yiyecek bir şeyler ayarlamalıydım yoksa Lil bütün akşam tüm enerjisini beni rahatsız etmeye yöneltebilirdi ve ben bu akşam bunun olmasını, “çatlak dedektiflerden” başka bir şey ile uğraşmayı hiç istemiyordum.

Çatlak Dedektifler her cuma akşamımı diğer akşamlardan daha mükemmel, çok güzel hatta hafif çatlak hale getiren; benim yaşımdaki bütün gençler için tam bir hararetli muhabbet konusu olan süper bir dizi. Eski bir dedektif; ailesini feci bir kazada kaybetmiş ve tüm suç mafya ile anlaşan eski ortağının. Üstelik akli dengesinin yerinde olmaması ile suçlanıp akıl hastanesine kapatılmış ama her işte bir hayır vardır değil mi? Yeni ortağını da bu tımarhanede buluyor. Tamamen gizemli biri ve tam bir kaçık bazen öyle şeyler yapıyor ki kimse neden olduğunu anlamıyor ortağı bile. Ama en sonunda kötü adamları haklamasında bizim dedektife yardımcı oluyor. Onun adı Waltz tam bir deli ve benim favori karakterim. Waltz’ ın dediği gibi; “beni korkutan kötü adamları çok fazla olması değil iyi adamların yeterince deli olmaması.

Acele etmeliyim sadece hamburger alırsam Lil huysuzluk yapar. Bir şeyler hazırlayacakta benim vaktim yok. En iyisi pizza sipariş etmek; evet iyi fikir ama pizzacının telefonunu bilmiyorum. Aslında yakın sayılır hem pizzacıda çok tatlı bir kızın çalışmaya başladığını duydum; bir göz atmakta sorun olmaz sanırım.

–          Duble peynirli, acı sos ve mısır olmasın lütfen.

Dedikleri kadar güzel bir kız değilmiş belki de bu o kız değildir. Gümüş rengine yakın sarı saçları olduğunu söylemişlerdi bana pek öyle gelmedi. Erkekler abartmaya bayılırlar bir kızdan hoşlanmasınlar çok rahatlıkla iki ufak kanat ekleyip, kendisini güzel bir peri hatta tanrıça ilan edebilirler. Gerçi kız o kadar çirkin değildi ama biraz asık suratlıydı aslında pizzacıya ait değilmiş gibi duruyordu.

Siparişimi aldı suratıma bakma ihtiyacı hissetmemişti. Yani tamam biraz güzeldi ama suratıma bile bakmayacak kadar kibirli olmasını gerektirecek bir güzellik değildi. Elimde fazladan iki kanat olsa yine sana hediye etmezdim. Sanırım bunu sesli düşünmüştüm çünkü siparişime bir şey eklemek istediğimi sanıp bana doğru dönmüştü ve her saniye büyüyen gözlerle bana bakıyordu. Sanki bir hayalet görmüş gibi ve kuvvetli bir çığlık attı. Hadi ama canım o kadarda korkunç bir tipim yok. Enseme kuvvetli bir darbe geldi soğuk, sert bir şey. Düşüyorum bayılmak üzereyim, hayır bayılamam…

(not: Buraya uygun bir iki cümle)

Birilerinin burada iyi adamlara ihtiyacı var ve benden başka iyi adam yokmuş gibi gözüküyor. Yardım çağırmalıyım; polisler evet polisler. Bir dakika bana vuran adam bir polis. Kız kaçıyor, arka tarafa doğru; polis tabancasını çekiyor. Aman tanrım kendime gelmeliyim.

Silah bir silaha ihtiyacım var ama nerede? Yardım etmeliyim; kızı kurtarmalıyım.

Kaç. Kaç. Kaç. Hemen kaç… Sus yalvarırım sus. Kaç hemen kaç; kızı kurtaramazsın. Kaç hemen şimdi kaç.

Pizza yemek istiyorum, çatlak dedektifleri izleyip yarın arkadaşlarımla Waltz’ ın numaralarını tartışmak istiyorum. Çok fazla şey mi istiyorum?

Elimde lanet kalın bir sopa, vay canına bu hamurları açtıkları şeyler gerçekten ağır oluyormuş. Acele etmiyorum tıpkı bir profesyonel dedektif gibi izim üzerindeyim ve polisin peşinde olduğumdan haberi bile yok. Kızı görüyorum hala pek güzel gözükmüyor ama şapkası düşmüş, saçları gerçekten gümüş rengi gözleri korkuyla dolu ama hala o kadar güzel değil.

Ağlıyor hala pek tatlı değil. Polis kıza bir şeyler söylüyor. Tam göremiyorum ama silahını ona doğrultmuş. Zavallı kız yere düşüp geriliyor, polis gülüyor. Yaklaşıyorum ama aradaki mesafe kısalmıyor. Merdane mi diyorlardı bu elimdeki şeye? Evet, sanırım; ya arkasını dönerse. Hayır, kaç oğlum seni fark etmedi, hadi kaç evine git. Sanırım bu akşam eve gitmeyeceğim. Kız beni fark etti. Sakın, sakın bana bakma; ağlamaya devam et. Ah seni aptal…

Koşarak iki üç adım ama mesafe kısalmadı; polis arkasını dönüyor ve bam. Öldüm mü ölmüş olmalıyım ama başımın arkası hala acıyor. Ölmedim mi? Tanrım ölmek üzereyim bari Cuma akşamı değil de cumartesi akşamı olsaydı. Kimin lanet fikriydi pizza yemek? Ah evet annem aradı, kaçık dedektifleri kaçırmamak ve aç kız kardeşime bulaşmamak için pizzacıya gittim ve hayatım değişmekle kalmadı son bulmak üzere. Keşke beni de arı soksaydı.

Pizzacıda güzel olduğunu söyledikleri çirkin bir kızla karşılaştım aslında şimdi yakından bakınca o kadarda çirkin gelmedi. Belki bu kadar korkmuş ve telaşlı bir şekilde beni sarsmasa daha güzel gözükebilirdi. Evet, yakından bakınca… Aman tanrım ölmedim hahaha ölmedim hatta belki de pizza yiyemem ama hamburger ve kola ile de çatlak dedektifleri pek ala izleyebiliriz. Gerçi Lil biraz homurdanır ama idare ederim. Kız suratıma bir tokat attı; vay canına iyi ses çıktı.

–          Haydi, kalk hemen buradan kaçmalıyız.

–          Evet, kaçmalıyız peki polis, polise mi gitmeliyiz yani bize saldıran bir polisti değil mi?

–          Ayağa kalk bir yerine bir şey olmadı değil mi? Hadi acele et.

Polis yan düşmüş baygın yatıyordu. Ölmemiştim ama sanırım bir polis memurunu öldürmüştüm ama kapıya doğru sürüklenirken sanki kıpırdar gibi olmuştu ya da ben titrediğimden bana öyle gelmiş olabilir. Garip, bu sokakları hiç hatırlamıyorum yani doğduğumdan beri bu şehirde yaşıyorum ve bu sokaklardan geçtiğimi hiç hatırlamıyorum. Daha sakin olmalıyım. Olanları yavaşça düşünüp şimdi ne yapmamız gerektiğine karar vermeliyim. Evet, öncelikle bu akşam sanırım pizza yemiyorum; tamam sorun değil. Önce polisi aramalıyız sonra belki annemin haberi bile olmadan eve dönebilirim. Yeterince şanslıysam çatlak dedektiflerin sonuna bile yetişebilirim. Oldukça basit öncelikle bir telefona ihtiyacımız var. Bu sokakları çok iyi bilmiyorum ama o kolumdan tutup beni de peşinden sürüklediğine göre biliyor olmalı. O da zaten bir telefon kulübesi arıyordur değil mi?

Okulda da böyle koşabilsem bütün spor derslerinde hep birinci olurdum ama her ders için bir polise saldırmam gerekeceğinden herhalde hocalar pek hoş karşılamazdı.

Aniden durduk, telefon kulübesi mi? Hani nerede? Göremedim, neden durduk ki? Çantasını karıştırıyor.

–          Vay canına cep telefonun mu var?

–          Evet, ne olmuş?

— Hayır, sadece madem telefonun vardı neden bu kadar koşmak zorundaydık, hemen polisi arayamaz mıydın?

—Aptal mısın yoksa kafana çok sert mi vurdular?

—Bilmiyorum hala biraz acıyor, hadi polisi ara. O adamı ağır yaralamış olabilirim.

—Polisi filan aramıyorum.

—Evet, önce acil servisi aramak daha mantıklı.

—Bize saldıran bir polisti yani rozeti filan vardı, görmedin mi? Polise güvenemeyiz.

—Mantıklı peki sana nasıl güvenebiliriz, yani polise değil de niye sana güvenmem gerektiğini mümkünse açıklayabilir misin?

— Şşşşhh, Bay Burton beni buldular hayır iyiyim ama babama ulaşmalısınız; metronun dört sokak ötesindeyim. Tamam, Bay Burton sanırım yapabilirim. Metroya vardığımızda sizi tekrar ararım.

— Polisi aramıyoruz. Tamam öyleyse metro benim evime biraz ters kalıyor, iyi akşamlar tanıştığımıza memnun oldum.

— Metroya gitmiyoruz; geri dönmemiz gerek.

— Evet metro zaten evime ters kalıyor.

Read Full Post »

Evet büyük ihtimal öldüm. Çırpınmıyorum, bacaklarım sabit, boştaki kolumu etrafa savurmuyorum. Öldüm mü gerçekten. O kadar da kötü değilmiş. Acı yavaş yavaş azalıyor sanki boğazımdaki yarık sızlayarak kapanıyormuş gibi azalıyor. Öldüysem artık bunları hissetmem gerekli değil mi? Ortalık çok sessizleşti; hala burada mıyım? Lanet olsun bilmiyorum ki. İnandığım bilim filan öyle şeyleri düşününce şu an ölüyüm ama hissettiklerime göre daha o kopma anı yaşanmadı. Adımlar iki büyük adım tekrar yanımda. Beni kontrol edecek ve tamamen emin olacak. Garip biraz düşününce insan kendini öldüren adamdan nefret eder diye düşünüyor ama şu an öyle bir duygu yok. Uzun zamandır bu vakit gelsin diye bekliyordum. Yani itiraf etmek istemiyorum ama şu hayatta hiçbir bağım kalmadı. Annem ve babam ben küçükken öldüler; tam hatırlamıyorum. Beni gözetecek bir akrabam yoktu. Kimsesizlerin hepsine olduğu gibi dağlara çoban oldum yani zaten çok fazla seçim şansınız olmuyor ya çiftçisiniz ya çoban ya da hırsız. Yaşadığım köyün bütün koyunları benim ve başka bir çobanın gözetiminde yaklaşık yirmi yıldır. Sevdiğim bir kadın olmadı. Bir tanıdığım, önemli bir işim, gerçek bir dostum, kuracağım bir ailem. Kısacası yalnızım çobanlıktan başka yapacak bir şeyim yok. Köye çok ender inerim. Kısacası yaşamışım ya da yaşamamışım çok önemi yok. Keşke köye inmeseydim ama yapabileceğim başka bir şey yoktu. Ayağımdaki sazlar neredeyse parçalandı hem bıçakların bilenmesi gerekiyor ve bir iki parça giyecek bir şeyler ayarlamalıydım.

Yanıma eğildi; ” özür dilerim efendim ama siz seçildiniz, daha fazla açıklama yapmam mümkün değil. Siz altı numarasınız ve ben de elçiyim sadece bunun için geldim, uzun ömürler dilerim” dedi ve kayboldu.

Read Full Post »

Older Posts »